Pazartesi, 30 Mart 2020 Hicri : 6 Şaban 1441

AYETLERDE OKÇULUK

AYETLERDE OKÇULUK

ENFAL SURESİ 17 ve 18. AYET İZAHATİ

ayetgif/8_17.gif

17. Onları siz (Bedir’de kendi kuvvetinizle) öldürmediniz; fakat onları Allah öldürdü, (Resûlüm! Bir avuç kumu) attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah at(tırıp onları perişan ve mağlup et)ti. (Bu da) mü’minleri, katından (yaptığı) güzel bir imtihanla sınamak içindir. Şüphesiz ki, Allah (her şeyi) işitendir, bilendir.

(Resûlullah (s.a.v.) dokuzuncu âyette geçtiği üzere duâsından sonra Hz. Cebrail’in söylemesiyle bir avuç kumlu toprak aldı: “Şaheti’l vücûh” (yüzleriniz kara olsun) diyerek müşriklere doğru fırlattı. Müşriklerden hiç kimse kalmadı ki, o toprak ve kum, onların gözlerine, burun deliklerine ve ağızlarına gitmiş olmasın. Hepsi perişan oldu ve arkalarını dönüp kaçtılar.)

 

ayetgif/8_18.gif

18. İşte bu (her zaman) böyledir. Şüphesiz Allah, kâfirlerin hilesini zayıflat(ıp iptal et)miştir.

 

*****

 

 

NÜZUL SEBEBİ:

 

Âyetler, Bedir Savaşından, bu savaşta gerçekleşen nimetlerden ve giz­li hikmetlerden söz ediyor.

 

Siyercilerin rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (s.a) asha­bını savaşa teşvik ettikten sonra gelip Bedir'de konakladı. Kureyş'in sucuları su almak üzere Bedir'e gelmişlerdi. İçlerinde “Benu Haccac'”dan, Esed adlı zenci bir köleyle “Beni As bin Sa'd”dan, Ebu Yesar adlı bir kölesi bulunuyordu.

 

Bu iki köle yakalanıp Hz. Peygamber'e getirildiler. Hz. Peygamber (s.a),Kureyş'in ne hal­de olduğunu sorunca, onlar,

- «Şu gördüğün en uzak kum tepesinin arkasında duruyorlar» diye cevap verdiler.

 

 Hz. Peygamber Cs.a) kaç kişi olduklarını sorunca, çok olduklarını ama sayılarını bil­mediklerini söylediler. Bu sefer onlara günde kaç deve kestikle­rini sordu. Onlar bir gün on, bir gün dokuz deve kestiklerini söy­lediler. Hz. Peygamber, ashabına, «Kureyşliler 900 ile 1000 kişi arasındadırlar» dedi.

 

Sonra o iki köleye, onların aralarında Kureyş eşrafından kimlerin bulunduğunu sordu. Onlar da, Şeybe bin Rebia, Ebu'l-Zuhfey bin Hişam, Hakim bin Hizan, Hars bin .Arar, Tu'me bin Adiy, Nadr bin Hars, Ebu Cehil, Ümeyye bin Ha­lef, Rebi bin Haccac, Münebbih bin Haccac, Süheyl bin Amr'ın isimlerini saydılar. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), «İşte Mekke sizlerin önüne ciğerparelerini atmış bulunmaktadır» diye buyurdu.  

 

 

Kureyşliler Hz. Peygamber'in ordusuna yöneldiklerinde Pey­gamberimiz (sa) onları «Akankal» denilen kum tepesinden inerken görün­ce vadiye varıp ellerini kaldırdı ve :

-«Ey Allahım! İşte Kureyş, ki­bir ve gururlarıyla gelmektedir. Benimle mücadele ediyorlar. Se­nin peygamberini yalanladılar. Ey Rabbim! Bana vaadettiğin yar­dımını senden istiyorum» diye dua etti.

 

Bunun üzerine Cebrail, Hz. Peygamber'e gelip yerden bir avuç kum aldı ve bunu onların üzerine atmasını söyledi. İki ordu kar­şı karşıya geldiklerinde Hz, Peygamber (sa) bir avuç kumu yerden alarak müşriklerin üzerine fırlattı ve son­ra «yüzler çirkinleşti» diye buyurdu. Gözüne, ağzına ve burnuna kum girmeyen hiç bir müşrik kalmamıştı. Böylece kaçmaya başladılar. Müslümanlar da peşlerine düşüp kimisini öldürdüler, ki­milerini de esir aldılar.

 

*****

Katade kendilerine şöyle rivayet edildiğini nakletmektedir: «Allah Resulü Bedir Günü üç taş atmıştır. Birini Kureyş'in sa­ğına, birini soluna, diğerini de tam ortalarına atmıştır. Sonra da 'yüzler çirkinleşti' demiştir. Bunun üzerine Kureyşliler bozguna uğradılar. İşte «Attığın zaman sen atmadın. Fakat Allah attı» aye­ti bunu anlatmaktadır. Çünkü hiçbir beşer böyle bir güce sahib değildir. Yani yerden bir avuç kum alıp atmakla orduda bulunan herkesin gözüne kumlan sokabilmek beşer gücünün üstündedir. Bu bakımdan atışın sureti peygamberden, etkisi Allah'tan sadır olmuştur.

 

Yine bir rivayete göre Rasulullah (sav)'ın asha­bı, Bedir'den geri döndüklerinde herbiri kendisinin yaptıklarını sözkonusu et­meye başlayarak, ben şu kadar kişi öldürdüm, şunu yaptım, demeye koyul­du. İşte onların bu ifadelerinden karşılıklı övünme ve benzeri haller ortaya çık­tı. Öldürenin de, herşeyi takdir edenin de yüce Allah olduğunu, kulun ise, bu işe yalnızca kesbi ve kastı ile katıldığını bildirmek üzere bu âyet-i kerime na­zil oldu. Yani siz iftihar edip övünüyorsunuz, ama şunu iyi bilmelisiniz ki, onları sırf kendi gücünüzle yenmediniz, onları siz değil, Allah öldürdü. Ayeti Kerime hitabı burada Peygamberimiz (sav) e döndürüyor ama aslında bize söylenmekte ve ders çıkarmamız istenmektedir:

 

“Ve attığın vakit de sen atmadın ya Muhammed (sav)!. Düşmanlara isabet eden ve etkileyen, hepsinin gözlerine batan o atışı sen atmadın, o atışın dış görünüşü senin idi, ama sonuçlarını ve etkisini sen yapmadın ve lâkin Allah attı. Zira sana “at” emrini veren O idi, ama  o attığın şeyi hedefine isabet ettiren, gayesine erdiren ve düşmanı bozguna uğratıp, sizi tepesine bindiren ve galip getiren O idi.

 

 Eğer atanla atılan merminin içyüzü hesaba katılmayacak olursa, bütün şan ve şeref, düşmanın boynuna inen bir kılıcın veya damarına saplanan okun veya gözüne batan çakıl taşının olması gerekir, o zaman da size hiç bir şeref hissesi kalmaz.

 

Fakat şeref ne kınında duran kılıcın, ne de yerindeki çakılındır. İşte o kılıcın, okun ve çakılın gazilere karşı durumu ne ise, gazilerin de Allah'a karşı durumu ondan da aşağılardadır. Çünkü onlar Allah'ın emrinde ve hizmetindedir. Binaenaleyh gaziler bilmelidirler ki, büyüklük taslayıp böbürlenmeleri de yersizdir. Bütün bunları yapan ve yaratan Allah'tır.”

Bu aşamada ayetlerin akışı savaştaki tüm durumları bir nokta etrafında birleştiriyor. Müşrikleri öldüren Allah olduğuna göre, onlara atan ve bununla mü'minleri güzel bir sınavdan geçiren ve kâfirlerin tuzaklarını etkisiz hale getiren O olduğuna göre, ganimetler için koparılan bu yaygaralar, bu çekişmeler de neyin nesi? Çünkü bütün savaş Allah'ın tedbiri ve takdiri doğrultusunda gelişmiştir. Onlar sadece bu tedbir ve takdire perde olmuşlardır.

 

*****

 

 

AYETLERİN VERMEK İSTEDİĞİ MESAJ:

 

Mü’minler gerçekten çok güzel sınavdan geçirildiler. Bu sınav onları daha güzel mü’minler haline getirdi. Allah’a İmanları arttı, güvenleri arttı, teslimiyetleri arttı, gönülleri Allah’a daha bağlı hale geldi. Ayaklar Allah yoluna gidebilmeye, eller Allah yolunda vurabilmeye, gözler cenneti daha güzel görebilmeye götürüldü. Meselâ gelip o Müslümanlardan birisi Rasulullah efendimize soruyordu. Ey Allah’ın Resulü, şimdi ben burada öldürülürsem karşılığında ne vardır? Resulü Ekrem buyuruyordu ki: “Cennet.”

 

 Efendisinden aldığı bu müjdeyle yerinde duramaz hale gelen o sahâbe de diyordu ki şu ağzımdaki hurmaları yiyecek zaman kadar bile cennetten uzak kalmamalıyım. Sonra ileri atılıp şehadet şerbetini içip, cennete uçuveriyordu.

 

   Gerçekten orada onlar Allah’ı görmeseler bile görmüş gibi oldular. Allah’ın kendilerini görüp gözettiğini, rızasıyla, ihsanıyla kendileriyle beraber olduğunu yaşadılar, hissettiler. Cenneti görmemiş olsalar bile sanki görmüş gibi oldular, kokusunu duydular. Bizler de şu anda uzaktan o havayı teneffüs eder gibi oluyoruz değil mi? Böylece bizlerin de gönüllerimiz Rabbimize daha bir güven ve bağlılık kazanıyor. Bir de bunları bizzat yaşayanları düşünün. İşte onlar için bunlar imtihanların en güzeliydi.

 

Tabii böyle bir savaş meydanında bulunulmadıkça o ortamda Allah âyetlerinin, Allah yasalarının nasıl hissedildiğini, gönüller üzerinde nasıl tesirler meydana getirdiğini anlamak da, anlatmak da mümkün değildir. Ancak bunu şöyle izah edebiliriz. Meselâ namaz kılmayan, namazı tanımayan bir insana namaz içerisinde insan gönlünün duyduğu, insan derisinin hissettiği, benliğinin yaşamış olduğu zevki anlatabilmek mümkün değildir. İşte Rabbimiz savaş meydanında kendi safında savaşan mü’minlere bu âyetlerinin, bu desteklerinin tamamını hissettirerek, gönüllerinde yaşatarak onların zaten Rablerine bağlı olan gönüllerini daha sıkı, bağlı bir hale getirdi.

 

  Muhakkak ki Allah işitendir, bilendir. Safındaki mü’minlerin dualarını, kendisine yalvarıp yakarışlarını, zafer isteyişlerini, o anda, savaş meydanında gönüllerde cereyan eden nice heyecanları, nice dilekleri, dile getirilmeyen nice duyguları işitiyordu, biliyordu ve aynıyla onlara icâbet ediyordu. Mü’minlerin sığınmalarını, dualarını bilen ve işiten Allah, aynı zamanda azgın müşriklerin söylediklerini de biliyor ve işitiyordu. Yani her şey O’nun bilgisi ve kontrolü altındaydı.

 

Bu ayetle insanlığa verilmek istenilen en önemli mesaj :  “Kulların fiillerinin Allah'ın yaratmasıyla olduğudur. Kullar ancak fiillerin işleyicisi ve icra edeni­dirler. Fiili yaratan ise Allah'tır.

 

 

Gerçekten savaşın tüm şartları Allah tarafından hazırlanmışsa, Allah meleklerini göndererek Müslümanlara destek vermişse, müslümanların kalplerine cesaret ve sebat vermişse, yağmurla Müslümanların imdadına yetişmiş, böylece Müslümanları temizlemiş, kalplerine büyük bir rabıta vermiş, bu arada yine mü’minler lehine kâfirlerin kalplerine de bir korku ve tedirginlik  salmışsa,  sonunda ortaya serilmiş şu kâfir leşleri Allah’ın bu lütufları sonucunda meydana gelmişse şimdi siz söyleyin onları Allah öldürmemiş de kim öldürmüştür? Gerçi kılıcı sallayanlar, okları atanlar zahirde Müslümanlardır ama öldüren Allah’tır.

 

İşte sana atma emrini veren Allah’tı. Allah emretti, sen de attın. Attığını hedefine ulaştıran Allah’tı. Sizi galip getiren Allah’tı. Yâni bir okun, bir kılıcın, bir silahın onu kullanan kimseye karşı durumu neyse, o Müslümanların Allah’a karşı durumu hattâ onun da altındadır. Kılıç, silah, ok nasıl onu kullananın emrindeyse Müslümanlar da Allah’ın emrindedirler. Öldüren silahtır, öldüren kılıçtır ama asıl öldüren onu kullanandır değil mi? Savaşı şu kılıç kazandı. Düşmanı şu ok öldürdü demeyiz. Ben kazandım, biz öldürdük deriz. İşte aynen bunun gibi öldüren görünen de Müslüman’dır ama aslında öldüren Allah’tır. Çünkü her şey Allah’ın dilemesi ve yaratmasıyla gerçekleşmektedir.

 

Tabii Firavun ve ordusu karşısında Mûsâ (a.s) nın âsasını denize vurması gibi Rasulullah efendimizden de bir kulluk bekleniyordu. Ondan da bir hareket, bir adım, bir icraat isteniyordu. Rasulullah sav efendimiz de işte bunu yaptı. Allah da gerisini tamamlayıverdi. Zira insana verilen az bir kuvvet ve kudretle bir avuç kumu iki-üç kilo­metre, hattâ beşyüz, altıyüz metre ileriye atmak pek mümkün değildir. Ay­rıca atılan kumların müşriklerin gözlerine, ağız ve burunlarına dokunması ise, beşer kudretinin dışındadır.

 

 Varlık âleminde her olay birtakım sebeplere bağlanır ve buna sebeplilik kanunu denir. O halde ilâhî plân değişmez, sünnetullah şaşmadan hedefine doğru ilerler. Uyanlar ba­şarıya erişirler, uymayanlar perişan olurlar.

 

Sonuçları gerçekleştiren Allah'tır, insan ise, zahiri sebeblere yapışmaktadır. Bütün işlerde durum böyledir. Bu savaşta da mü'mİnlere yardım eden, İslam düşmanlarını mağlup edip onların komplolarını bozan bizzat Allah'tır. Eğer Allah savaşmalarını ilham etmeyip mü'minlerin ayaklarını sabit kılmasa ve korktukları bir anda kalplerini sabitleştirmeseydi, o taktirde bu zafer gerçekleşmeyecekti.

 

İrademizle elimizi kaldırıyoruz, kalemi alıyoruz. Birşeyler yazıyoruz ama elimizi yaratan, inci gibi kelimeler dizen beynimizi yaratan, kanımı­zı ırmak gibi akıtan Allah (c.c.) dır. Bu seven, döven, veren, isteyen eli yönlendiren niyetlerimizden so­rumluyuz, Tetiği çeken el'dir. Ancak karşıdakini Öldüren Allah'dır.

 

Biz şunu bileceğiz, her lütuf ve kerem Allah'dandır. Az topluluğun çok topluluğa galip gelmesi Allah'ın izni ve yardımıyladır.

 

(Burada mesel savaş üzerinden anlatılmıştır. Ama günlük hayattaki pek çok alakadar olduğumuz durum için geçerli, global bir ayettir 17. Ayet… Kazandığımız sınav, kabul edildiğimiz iş, şuan bulunduğumuz makam vs vs..hep kul olarak üzerimize düşenleri yerine getirdikten sonra Rabbimizin dilemesiyle olmuştur.  Rabbimizin bir muradımızı yerine getirmesinde gözetlediği husus:

  1. Gayret
  2. Niyet güzelliğidir.

 

Tabi bir de sebebleri yerine getirdiğimiz halde gerçekleşmeyen arzu ve istekler var. Bunlarda imtihan dünyasının cefasıdır.

 

 

Rasulullah sav Efendimizin mü’min kulun kalbini ferahlatan, harika bir kelamı var. Buyuruyor ki; “Mü’min’in her işine şaşılır. Başına bir iş gelir, sabreder, mükafat kazanır. Güzel bir durumla karşılaşır, hamdeder, sevab kazanır..”

 

Bu hadise aslında Sahabe Efendilerimizin güzel bir imtihanıdır. Dile kolay Bedir Savaş’ında  her sahabeye üç kafir düşmekte. Bu insanlar daha yeni Müslüman olmuşlar. Yılların müslümanı değiller yani. Önce bir çekinme var. Sonra Allah'a güvenip yürümek var, ve zafere ulaşmak. O halde Çıkarılacak bir ders daha :  İslam’da yılların, kilometrelerin önemi yok. Kaliteli alınan yoldur mühim olan.

 

Ayete dönersek, Buradaki denemenin neticesi Allah tarafından önceden bilinmekte­dir. Ayetin sonunda bu vurgulanır. Ancak çalışkan öğrencilerin durumu­nu öğretmeni bildiği halde öğrencilerin durumunu kendilerine bildirmek, onları yüreklendirmek için imtihan yapıp yeni derslere yöneltmesi gibi birşey. İmtihan salonuna (dünyaya) kabul edilmek, her insan için büyük şerefdir, İmtihan salonunda yardım gören mü'minlerden olmak da en büyük şerefdir.

 

Cihad, bir kararlılık ve azim işidir. Cihad safından bir kişinin bile kaçması, safın tümünü olumsuz yönde etkiler. Zaferi, hezimete ve mağ­lubiyete dönüştürebilir. Eğer, müslümanlar Bedir savaşında yenilgiye uğrasalardı, İslam Tarihinin akışı değişebilirdi. Nitekim, Nebi (sa) duasında buna işaret etmişti:

-"Allah'ım! Eğer bu müslüman topluluk helak olursa, yeryüzünde Sana ibadet eden kalmaz." (Mü­fessirler ve müçtehitlerin çoğuna göre, savaştan kaçmak, büyük günahlardandır.)

 

……………

 

Kuşkusuz mü'min gönül, yeryüzündeki hiçbir gücün yenemeyeceği denli derin ve sağlam olmalıdır. Çünkü bu gönül işinde etkin, kullarının üzerinde karşı konulmaz otoriteye sahip Allah'ın gücüne bağlıdır. Bu gönülün tehlike karşısında sarsıntı geçirmesi normal kabul edilmiş olsa bile, bu sarsıntının yenilgi ve kaçışa dönüşmesi normal kabul edilmemiştir. Eceller Allah'ın elindedir. Bu yüzden bir mü'minin yaşam korkusuyla savaştan kaçması caiz değildir. Bu konuda kişiye gücünü aşan bir sorumluluk yüklenmiş de değildir. Mü'min bir insandır ve kendisi gibi bir insan olan düşmanıyla karşı karşıya gelir. Onlar bu açıdan yeryüzünde eşit bir konumda görünmektedirler. Sonra mü'min karşı konulmaz büyük güce olan bağlılığıyla ayrıcalık kazanıyor. Hem mü'minin yaşaması Allah'a yöneliktir. Şehit düşse yine Allah'a gidecektir. Dolayısıyla mü'min her halûkarda, Allah'a ve Peygamber'e karşı çıkarak yoluna dikilen rakibinden üstündür.

 

Bu durum (kaçmak) sadece savaş için geçerli sanmayalım. Verilen sözlerin îfâsı da aynı ehemmiyettedir. Beraber yola çıkılan arkadaşları yarıyolda koymak, üzerine alınan sorumlulukları yerine getirmemek, yol arkadaşlarını zor durumda ve yalnız bırakmak da  bir nevî savaştan kaçmak hükmündedir. Hayat boyu zorluklar bizim yakamızı bırakmayacaktır. Kolay işlerin altından kalkmak herkesin, zor işlerle mücadele etmek ise er kişinin işidir. Bunu Unutmamak gerekir…. Tabi bu noktada doğr hayat planları yapabilmekden de bahsetmeliyiz. Durumlarımızı, kabiliyetlerimizi, sorumluluklarımızı iyi bilmeli ve farkında olmalıyız ki, yeni bir vazifeyi kaldırabilecek durumda mı hayatımız bunun kritiğini baştan yapmalıyız. Değilse verimli ama yerine getirilmemiş pek çok söz, omzumuzda yük olacaktır.. Hayatımızın ve kabiliyetlerimizin farkında olmak önceliğimiz olmalı.

Velhasıl Gizli ve açık tesirler ve bunların sonuçları netice itibariyle O'nun hükmü altındadır. Ve Allah, müminlere, tarafından güzel bir tecrübe kazandırsın, güzel bir nimet olan nusret ve zafer tecrübesi ihsan etsin diye bunları yaptı. Şüphesiz ki, Allah işitendir, bilendir. Dualarınızı, feryatlarınızı, gizli ve açık seslerinizi, sözlerinizi işitir. Niyetlerinizi, maksatlarınızı, fikirlerinizi ve kuruntularınızı, bütün hâl ve gidişinizi hakkiyle bilir.

Allahü Teâlâ bütün bunları, müşrikleri rezil etmek, müminleri de güzel bir şekilde imtihan etmek; yani düşmanları çok, kendileri az olduğu halde, düşmanla­rına karşı müminleri üstün kılma nimetini anlasınlar ve şükretsinler diye yaptı. Onlara güzel bir zafer tecrübesi kazandırmak istedi.

 

Belâ kelimesi hem deneme, sınama anlamına, hem de daha güzel bir noktaya getirme anlamınadır. Rabbimiz böylece mü’minleri hem denedi, imtihan etti, hem de onları bulundukları durumdan çok daha güzel bir konuma getirdi.

 

Şüphesiz Allah, her türlü sözü işiticidir. Savaştan önce, peygamberin ve müminlerin Rablerine olan dualarını ve yardım isteklerini işitir. Onların halle­rini ve niyetlerini, zafere ve ganimete lâyık olanları bilir.

 

İlginçtir, müşriklerin ve Ebu Cehil, Bedir'e çıkarken, Kabe'nin örtülerine tu­tunarak: "Allah'ım! İki ordudan en üstün olanına, en doğru yolda olanına, en asil olanına, iki dinden en faziletli olanına yardım et" sözleriyle yalvardılar. Ve savaşın sonucuna bakılırsa, tam da istedikleri şey gerçekleşti.  En doğru olan, en üstün olan Allah’ın yardım ve cesaretlendirmesiyle kazandı.

 

Allahu Teala enteresan bir mesaj daha vermektedir bu ayette : “Sizin topluluğunuz çok da olsa, size fayda vermeyecektir. Çünkü çokluk, azlık önünde her zaman zafere ulaşmaz. Az, sabra, sebata ve Allah'a imana sa­rıldığı zaman, aksi olur.

 

İnsanların bir kısmı Allah'ın rızâ­sı çerçevesinde bir hayat yolu seçerken diğer kısmı ya O'nu hiç tanımamış yahut da rızâsına bağlı kalmamıştır. Bu yüzdendir ki Allah, rızâsını gözetenleri destek­lemiş, onların eliyle O atmış, ötekileri Öldürmüştür

                        ….

18. ayet: "……. Şüphesiz Allah, kâfirlerin hilesini zayıflat(ıp iptal et)miştir.”

   O'nun savaşı yönlendirmesi, sizin elinizle düşmanlarınızı öldürmesi, peygamberinizin (sav) attığını hedefe yöneltmesi ve size sevap vermek için güzel bir sınavdan geçirmesiyle bitmiyor. Bütün bunlara ek olarak, kâfirlerin tuzaklarını boşa çıkarıyor, onların planlarını ve taktiklerini etkisiz hale getiriyor. O halde korkmaya gerek yoktur. Bozguna uğrayıp dağılmanın anlamı yoktur. Mü'minlerin kâfirlerle karşılaşırken arkalarını dönüp kaçmalarını normal kılacak bir mazeret göstermeleri asla  söz konusu olamaz.

SONUÇ:

 

1-  Savaş anında kâfir düşmandan kaçmak haramdır, Çünkü Allah-u Teâlâ firariyi gazapla ve azapla tehdit etmiş, Hz. Peygamber de (s.a.v.) bunu Müslim hadisinde geçen helak edici yedi şey arasında saymıştır.

 

2-  Allah-u Teâlâ'nın herşeyin yaratıcısı olduğu, hem kulu yarattığı, hem de fiilini yarattığı İlkesi ilân edilmiştir. Çünkü kul yaratılmışsa, kudreti de ya­ratılmıştır. Kula emredilmiş ve yasaklanmıştır. Kuldan sadır olan hiçbir fiil ve söz yoktur ki Allah-u Teâlâ'ın kulu muktedir kılmasıyla olmuş olmasın. Hakiki fail Allah'tır. Kul ise, sadece organlarıyla katılır. Böylece iyilik iyilikle, kötülük de kötülükle karşılık görür. Allah'ın adaleti ve rahmeti tecelli eder.

 

3-  Bir avuçcuk toprağın, savaşta Rasûlüllah'ın (s.a.v.) elinden müşrik­lerin çoğunun gözlerine ulaşması mucizedir.

 

4-  Allah-u Teâlâ dostlarına ikram eder ve onları güzel bir İmtihanla sınar. Hamd O'na, minnet O'na’dır. Allahü Teâlâ yardımla, destekle ve başarıya muvaffak buyurmakla mü­minlerle beraberdir. Siz ne kadar topluluk toplarsanız toplayın, Allah'ın bera­ber olduğu kimseleri mağlup edecek hiçbir kimse yoktur:

 "Ve muhakkak bizim ordumuz, elbette onlar galib olanlardır" (Saffat, 37/173).

 "Galip gelecek olanlar, yalnız Allah'ın taraftarlarıdır" (Maide, 5/56).

"Şeytanın taraftarları, hüsrana uğrayanların ta kendileridir" (Mücadele, 58/19).

 

3- Müminden, zahirî sebeblere yapışması, Allah'ın kendisine yüklediği mükellefiyeti yerine getirip sonra işi Allah'a havale edip tevekkül etmesi iste­nir. Neticenin gerçekleşmesi ise, Allah'a bırakılır, O, insanın kuvvet ve kudre­tinde değildir. Onun için: "Attığın zaman, sen atmadın, fakat Allah attı" sözü­nün manası, atma işinin Resulullah (s.a.)'den meydana geldiğini, tesirini de Cenâb-ı Hakkın yarattığını gösterir.

 

5- Kâfirlerin bütün kuvvetleri, Allah'ın kudreti, iradesi ve mümin kulları­na yardımı önünde dağılıp gitti. Allah, onların tuzaklarını boşa çıkardı. Kalblerine korku saldı, birliklerini dağıttı. Müminleri, onların noksanlıklarına mut­tali kıldı. Onları rezil rüsvay etti. Peygamber (s.a.) ve müminlerle tekrar sava­şa dönerlerse, onları tekrar rezil rüsvay etmekle tehdit etti. Ne kadar çok olsa­lar da, onları uzaklaştıracağını, Allah'ın yardım ederek müminleri destekledi­ğini haber verdi. Bütün bunlara rağmen Allah, küfür ve şirkten imana, itaata, İslam'a Peygamber (s.a.)'e uymaya ve onu desteklemeye dönerlerse, önlerine bir ümit kapısı açtı. Bu, Allah'ın kullarına bir rahmetidir. Allah kullarına mer­hametlidir.

 

KAYNAKLAR:

  1. FEYZUL FURKAN
  2. ÂHKAM TEFSİRİ
  3. DİYANET TEFSİRİ
  4. FURKAN TEFSİRİ
  5. NESEFÎ TEFSİRİ
  6. RUHU’L-FURKAN TEFSİRİ
  7. SAFVETÜ’T-TEFASİR
  8. ŞİFATEFSİRİ
  9. TABERİ TEFSİRİ
  10. Fİ ZİLAL’İL KUR’AN
  11. TEFHİMÜL KUR’AN