Pazartesi, 30 Mart 2020 Hicri : 6 Şaban 1441

OKÇULUK VE TASAVVUF

OKÇULUK VE TASAVVUF

1-GİRİŞ

Bir şey asırlardır insanlığın gündeminde kalabilmişse, onun insan fıtratı ve toplum hayatıyla ciddi bir irtibatı mevcut demektir. Ortaya çıktığı günden itibaren gönüllerden ve gündemden hiç düşmeyen kavramların birisi de tasavvuftur. Onu birileri tenkid ederek, diğerleri de tatbik ederek hep gündemde tuttular.

Tasavvufu dışarıdan tenkid edenler, onu insanın dünya ile ilişkilerini koparan bir miskinlik ve tembellik merkezi olarak görürken, içine girip yaşayarak tadanlar, insanı Kur'an ve Sünnet dairesinde terbiye eden ve ilahî edeple süsleyen bir okul olarak tanıtıyorlar.

Bu konuda kime kulak verilmelidir. Yolunca gidene ve bilene mi, hiç tatmadığı şeyi inkâr edene mi?

Tasavvufu değerlendirirken yapılan temel yanlışlardan biri, ehil kaynaklara başvurmamak... Oysa, özellikle dini konularda ehil kaynaklara başvurmak şarttır. Ayrıca dini anlamak için başvurulan kişinin ehil olmanın yanında, ârif ve zikir ehli olması da gerekiyor.

Allah Teâlâ, "sabah akşam Rabbinizin rızasını isteyerek ona yalvaran kimselerden ayrılma ve onlardan gözünü ayırma. Kalbini zikrimizden gafil kıldığımız kimseye de tabi olma" (Kehf/28) buyuruyor. Ayrıca "bilmiyorsanız zikir ehline sorun" (Nahl/43) ayeti diğer ilahî emirler gibi tasavvufu öğrenme konusunda da izlenecek yolu belirlemiş oluyor.

Dolayısıyla, tasavvufu anlamanın yolu, ilim ve zikir ehli kişilere başvurmaktır.

Özellikle İslamî yaşantısı ve takvasıyla temayüz etmemiş kişiler, hele de müslümanların gücünü zayıflatmak için İslâm üzerine araştırma yapan gayri müslimler (Oryantalistler) dini öğrenme noktasında asla referans olamazlar.

Tasavvuf deyince Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat çizgisinde giden bir terbiye yolunun anlaşılması gerekiyor. Hemen şunu ekleyelim ki mistik hezeyanlar, kendisi terbiyeye muhtaç olan sahte şeyhler ve tasavvufun adını kullanarak Kur'an ve Sünnet'e aykırı yapılan yanlışlıklar ölçü olamaz ve asla savunulamaz.

Asıl hedefi takva olan tasavvuf, her zaman geçerli ve herkes için gereklidir. "Bizim mesleğimizin tek hedefi hakiki imanı elde etmek ve rıza makamı için gerekli olan ihlası tahsildir. Ulaşmak istediğimiz en son mertebe, halis kulluk mertebesidir. Bunu bize te'min edecek tek yolumuz da Kur'an-ı Hakim'in ve sünnet-i seniyyenin emirlerine harfiyyen uymaktır." diyen bir müceddid arifin, İmam Rabbâni'nin (K.S.) başını çektiği tasavvuf terbiyesi için; "bunun bu zamanda gereği yoktur, gerçerliliği kalmamıştır." denilebilir mi?

Tasavvuf, yüksek seviyede takvâyı tahsil için kurulmuş bir terbiye okuludur. Ancak, günümüzdeki insanların birinci derdi takvâ noksanlığı değil, iman eksikliğidir. İmansız din başlamaz ki, takvâ tahsil edilsin. Onun için kâmil mürşidler, bugün işe iman noktasından başlamaktadırlar ve imandan sonra, namazı muhafaza ettirmeye, büyük günahlardan el çektirmeye, adım adım diğer farzları yerine getirt-meye ve özellikle Allah u Teâlâ'yı zikrettirmeye çalışmaktadırlar. Muhammedî sevgiyle herkese kucak açan veliler, bu yolla nice dinsiz ve ibâdetsiz insanları dine ısındırmışlar ve kulluğa başlatmışlardır.

Bir şeyin tamamı elde edilemiyorsa, hepsini de elden bırakmamalıdır.

….

Hayatın asıl gayesi, Allah’ı tanımak, onu bulmak ve bilmek ve sonunda Allahu Teala Hazretlerinin rızasına nail olmaktır. Bu gayeye ulaşmanın yolu ve şartları ise; gönlü ve ahlakı temizlemektir.

Tasavvufta aslen iki gaye vardır:

1. Yaratıcımız Allah azîmüşşânı tanımaya yönelmiş gayretler. Allahu Teâlâ hazretleri hakkında kişinin bilgisinin, öz tabiri ile mârifetinin artırılması, geliştirilmesi ile ilgili gayretler...

2. Kişinin kendine yönelik bir tarafı.

Yani Tasavvuf, bir yandan kişiye Allah’ı tanıtırken, diğer taraftan da kendi terbiyesini, ruhî ve ahlakî durumunu düzeltmesini sağlıyor.

 “İnsanın Allah tarafından sevilmesi ve buna bağlı olarak da insanın Allah’ı sevmesi” için neler lazımsa, işte tasavvuf, bunu anlatan bir ilimdir..

Aslen, Tasavvuf baştan sona, “İslam’ın Güzel Ahlakı”dır.

İslam Tasavvufu, İslam’ın özüdür, ruhudur. Menşeî, Kur’an-ı Kerim, hadis-i şerifler ve Hz. Peygamber ile ashabının hayat tarzlarıdır.

Tasavvufa, Kur’an-ı Kerim’den şu ayetlerle deliller getirebiliriz:

 67/Mülk, 2: “O Allahu Teâlâ’dır, hanginiz daha iyi amel işleyecek, diye size bu hayatı bahşeden, ölümü ve hayatı yaratan.”

33/Ahzâb, 41-42: “Allah’ı çok anınız ve O’nu sabah-akşam tesbih eyleyiniz...”

3/Âl-i İmrân, 102: Allah’tan nasıl korkmak lazımsa o şekilde korkunuz, çekininiz, ne yapıp yapıp muhakkak müslüman olarak ölünüz.”

59/Haşr, 18: “Ey iman edenler! Allah’tan korkunuz, sakınınız, çekininiz, takvâ ehli olunuz ve kişi, şimdiden, o tarafa ne gönderdiğine baksın.”

91/Şems, 9-10: “Kim nefsini temizleyebilmişse, tezkiye edebilmişse, o felah bulmuştur. Kim ki bu işi başaramamışsa o da hüsrana uğramıştır, çok pişmanlık duyacak bir duruma düşmüştür.”

Bu ve benzeri ayetlerden anladığımız: “İnsanın, nefsini terbiye etmesi lazım, ahlâkını güzelleştirmesi lazım, hayatın gayesi olarak bildirilen, “Allah’ı bilme”si ve ona güzel kulluk gayretinde bulunması lazım. İşte bunlar ve sayısız hadîs-i şerîfler, mesela, çok meşhur olan; “Küçük cihaddan geldiniz, büyük cihad sizi bekliyor...” şeklindeki “kişinin nefsiyle çarpışmasını” büyük cihad olarak anlatan, nefis arzularına karşı çıkmak gerektiğini, onu dizginlemek, frenlemek gerektiğini anlatan hadisler gibi... deliller, tasavvufun Îslamî temele dayalı olduğunu açıkça göstermektedir.

Bütün bunlar hiç bir dış tesire; Hint, İran, Yunan tesirine hacet bırakmadan, iman etmiş kimseyi, Allah’ı daha iyi tanımaya yöneltecek emirlerdir. İnsanı, kendi içini tezkiye etmeye yöneltecek emirlerdir.

O halde, tasavvufun menşeini İran’da aramak, Yunan’da, Hint’te aramak, Hıristiyanlık’tan geçmiş gibi göstermek vakıalara, gerçeklere uygun değildir. İslâm’ın kendi öz gelişmesini, kendi içindeki ruhî hayatını tanımamaktan doğmaktadır. Belki de İslâm’ı kendi özgü değerlerden mahrum bırakarak, onu küçültmek gayesini taşımaktadır. Her şey, “oradan alınmış, buradan alınmış diyerek”, İslâmiyet’i sanki derleme-toplama bir şeymiş gibi göstermek, küçük düşürücü, sinsî, müsteşrikce bir gayret olmaktadır.

Tasavvuf hayattır, tasavvufun dışı ölümdür. İnsanın gönlü katı olduktan sonra ondan bir hayır gelmesi mümkün değildir. Türkiye’nin, Dünya’nın, insanoğlunun problemleri incelenecek olursa, iş, sonunda o insanın iç alemine, pisikolojik yapısına, yani “gönül diriliğine” gelir. Gönlü diri olan insanlar dinamiktir, başkalarına müspet bir tavır ile yaklaşıp yönelmiştir.

Tasavvuf iyice incelendiği zaman bilinir ki, İslam dininin özüdür. Aslı ve gerçek anlamıdır. İslam’ın insan gösterdiği gerçek gaye olan “İnsan-ı Kâmil” olmanın yolu ve yöntemidir.

Tasavvuf, “Allah’tan hakkıyla korkun da müslüman olarak ölün.”(3/Âl-i İmrân, 102) tavsiyesinin zarurî gereği olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü 17/İsrâ, 72.ayetten öğrendiğimize göre; kim bu dünyada âmâ ise Âhirette de âmâ olarak haşrolacaktır. İnsan bu dünyadaki âmâlıktan kurtulmazsa, hayattaki gayesine erememiş demektir ki; asıl gaye; Ebedi Saadettir.  Ebedî saadet için iki şart lazımdır:

1- Allahu Teâlâ hazretlerini tanımak ve O’nunla o beraberliği, ünsiyeti tatmaktır.

2- Nefsini tezkiye, ahlâkını terbiye etmektir.

İnsan, mâlum, sosyal bir varlıktır, münferit değildir. Toplumda yaşamaktadır. Toplum içinde yaşayan bir insan için en gerekli hayatî konu, “Güzel Ahlak”tır. Toplum olmasaydı, insan tek başına olsaydı ahlâk diye bir şey de bahis konusu olmayacaktı. Ahlâk, toplum içinde yaşamanın tezahürüdür. O halde toplumun düzenine en büyük katkıyı veren, ahlâktır... Onun için ahlâkı insanların gündemine yerleştirmeden, insanın toplumuna, ülkesine, dünyasına faydalı olması, ahlakî meziyetlerden uzak insanlardan kurulu toplumlarında başarılı olması, insanlığa faydalı olabilmesi mümkün değildir. 

Tasavvuf ayrıca “Ölüm” mevzusuna da değinerek, ayetlerden aldığı bilgi ile,onun bir son değil, aslî hayatın başlangıcı olarak anlatır. Bakınız Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, ölüm hadisesi için “Şeb-i arûs” der. Yahya Kemal, “Ölüm âsûde bahar ülkesidir bir rinde” diyerek ölümü tatlı bir hadise olarak vasıflandırır. “Benim ölümüm üzülecek bir hadise değildir”diye bunu şiirlerinde işlemiş. Bu deyişi çok canlı ve çok tabiidir. İnsan, biraz daha dikkatli düşünürse, ve ileyhi türceûn [Allah’a döndürüleceksiniz] (2/Bakara, 245; 10/Yunus, 56; 11/Hûd, 34; 28/Kasas, 70-88; 36/Yâsîn, 22-83; 41/Fussilet, 21; 43/Zuhruf, 85) âyetlerini okuyup da; “Elhamdülillah sonunda”Allah’a döneceğiz” diye sevinmemek mümkün değildir.

O halde ölümü bu kadar mûnis görünce, insan hayatı bu tarzda görünce, âhireti, ebedî hayatı bu kadar canlı görünce, ne ölümden korkar, onu bir son olarak görür ne de dünyevî küçük basit, alçak menfaatlerin peşine düşer. Bilakis hak yemekten korkan, başkaları için de potansiyelini kullanan, ülkesi ve insanlık için çaba gösteren özel bir kişi haline gelir. Hatta dinin kendisine göstermiş olduğu gayeler uğruna canını rahatlıkla verir.

Aslında Osmanlılar’ın başarısı buna dayanmaktadır. Eğer Osmanlılar’da ölüm korkusu olsaydı, asırlarca süren bu başarısı da olmazdı. Osmanlı, dört bin kişilik bir orduyla, koca bir Sırp ordusuna saldırmıştır, kırıp geçirmiştir. Neden? “Ölürsem şehit kalırsam gazi olurum” demiştir; kalmayı da istememiştir. Ondan öncesinde Malazgirt Ovasında Sultan Alparslan ve ordusu aynı motive ile düşman karşısına çıkmıştır. Çanakkale harbine kadar bu böyle devam etmiştir. O günlerden Bir hadise nakledilir:

 Subayın birisi, siperde erlerden iki kişinin ağlaştığını görüyor, yanına çağırıyor onları, komutanı olarak. Moral vermek istiyor; diyor ki:

“Niye ağlaşıyorsunuz? Ayıp değil mi? Asker adam ağlar mı?”

“Bir şey yok komutanım” diye geçiştirmek istiyor erler.

“Söyleyin bakalım, neden ağlıyorsunuz? Ölümden mi korkuyorsunuz?” diye üsteliyor. Yine söylemek istemiyorlar. Sonunda anlaşılıyor ki düşünceleri ve üzüntüleri;

“Bu kadar harbe girip çıkıyoruz, bir türlü şehadet nasip olmadı, bizim ne kusurumuz var ki buraya kefenimizi koynumuza koyup şehit olmaya geldiğimiz halde, Allah bize bu büyük rütbeyi ihsan etmiyor?” imiş. Bu nedenle ağlarmış askerler!

İstiklal harbi de bu ruhla kazanılmıştır. Yakın tarihte 15 Temmuz zaferi de….

 

 

OKÇULUK VE TASAVVUF İLİŞKİSİ

Tüm geleneksel sanat dallarının ve geleneksel ata sporlarının olduğu gibi okçuluğun da bir felsefesi vardır.

Derler ki, “Okçu okunu aslında hedefe değil de kendi nefsine; egosuna; benliğine atar.”

İnsanın kendini, yeteneklerini, kapasitesini bilmesi için öncelikle kendisini tanıması gerekir, okçuluk ve tasavvuf bize ; en çok yabancısı olduğumuz kendimize, içimize doğru bir yolculuk yaşatmaktadır.

Diğer spor dallarında sporcuyu kazanmaya odaklayıp bunun için de önce rakibini tanıması istenir. Oysa okçunun tek rakibi kendisidir. Okçu önce kendisiyle ve iç dünyası ile etkileşim hâlinde olmalıdır.

Okçuluk ve tasavvuf derslerinde tüm taliplilerimize tasavvufun mistik yönlerini değil aslında onun aslı olan Peygamberî yaşam tarzını anlatmaya çalışılmaktadır. Yâni ideal olan Peygamber (sav) ahlâkının olabildiğince öncelikle kendimizde, çocuklarımızda, gençlerimizde, yetişkin kardeşlerimizde yaşanmasına vesile olmaktır.

İslamiyet öncesi güvenlik ve avcılık amacıyla okçuluk ile meşgul olan Türkler İslamiyet’in ardından okçuluğa daha ulvî sebeplerle bağlanmışlar, “ Okçuluğu güzel ahlakla buluşmak” için bir eğitim vesilesi olarak görmüşlerdir.

Tarihimizde okçuluğa ilgisi bulunanlar öncelikle okçular tekkesine başvururlar ve burada yapılan kabiliyet testinin ardından icazet töreniyle öğrenciliğe kabul edilirlerdi. Burada verilen eğitim sadece “ Bedensel bir faaliyet değil, ruhun arındırılması, duyguların kontrol edilmesi, kötü duyguların iyiye kanalize edilmesi , yâni nefis terbiyesi denilen unsurların da verilmesi “ şeklinde olurdu.

Okçu önce sabır, sebat, dayanıklılığı öğrenmeli ve hedefe ulaşma azmini pekiştirmelidir.

Geleneğimizde okçuluğun tasavvufî bir yanı vardır. Bunun temelinde Peygamber efendimizin ( sav) sahabelerinden Allah yolunda ilk ok atan sahabe Sad bin Ebu Vakkas (ra) vardır. Efendimiz bir savaş esnasında yayını Sad bin Ebu Vakkas’a veriyor ve ona ok yetiştiriyor.“At ya Sad “ buyuruyor . Yine Ukbe bin Âmir dedi ki! Allah Resûlünü ( sav) söyle buyururken dinledim. “ Şüphesiz Allah tek bir okla üç kişiyi cennete koyar. Oku yaparken hayır ümit ederek yapan kişi, o oku atan ve onu atıcısına hazırlayan kişi “.vb hadis-i şeriflerin bulunması vardır.

Okçular oku atarken “ Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı....” ( enfal 8/17)  ayetini söyleyerek atarlar. Bu okçunun sürekli olarak Yaratıcısı ile irtibat halinde bulunmasına vesile olur. Okçu gerçek güç ve kuvvet sahibinin yüce Yaratan olduğunu aslında yapılan bu eylemin, işin gerçekleşmesine vesile olan kişi olduğunu öğrenmesi içinde aslında bir talim olur.

Attığımız okların felsefî anlamda hedefi tutturması için kendimizi, nefsimizi ve zaaflarımızı tanımak ve değiştirmek öz değişimimizi gerçekleştirmek okçuluğun tasavvuftaki vazgeçilmez neticesidir.