Pazartesi, 30 Mart 2020 Hicri : 6 Şaban 1441

OSMANLI DÖNEMİNDEKİ PİRLER

OSMANLI DÖNEMİNDEKİ PİRLER

OSMANLI DÖNEMİNDEKİ PİRLER

ŞEYH HAMDULLAH

 

 

İslam yazı sanatını zirveye taşıyan hattat olarak tanımlanan Şeyh Hamdullah Amasya’da doğmuştur. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte tarihçiler 1426-1429 olabileceğini kaydetmekteler.

 

Şeyh Hamdullah, hat sanatında yeni bir stil ortaya çıkaran büyük bir sanatkâr ve hattatların piridir. Günümüzde hâlâ değerine baha biçilemeyen eserler bırakmıştır.  Şeyh Hamdullah yazdığı yazı ve kendine has üslûbu ile “ Kıbletül Küttab ” diye anılmıştır. Yazı onun elinde o derece gelişip güzelleşmiştir ki zamanındaki ve daha sonraki hattatlar ona benzemeye çalışmışlarsa da sanatına yaklaşabilen çok az olmuştur. II. Bayezid, şehzadeliği ve Amasya valiliği sırasında Şeyh Hamdullah ile yakından ilgilenmiş, hatta Hamdullah’ın yazı hokkasını kendi elinde tutarak üstada hizmette bulunmuş. Davetlerde de en yakınında oturtmuş, diğer misafirlerden ayrı tutmuş.

 

Aynı zamanda iyi bir yüzücüdür Şeyh Hamdullah. Kaynaklar da “ağzına aldığı cüzdanını ıslatmadan Üsküdar’dan Sarayburnu’na kadar yüzerek gelir, Bayezıd’a dersini verirdi. Bu şekilde yüzmeği âdet edinmişti” bilgisi mevcuttur. Daha başka  Pehlivanlıkda da mahir olduğunu biliyoruz. Ve aynı zamanda da usta bir terziydi ki; Bir keresinde II. Bayezıd’ın şehzadeliği sırasında Şeyh Hamdullah kendi elleri ile diktiği ve hediye olarak verdiği kaftanda dikiş yerlerini öyle sanatkârane gizlenmiş ki, dönemin meşhur terzileri bulmakta zorlanmışlardır.

 

1481'de Fatih Sultan Mehmed Han’ın vefatı üzerine tahta davet edilen Şehzade Bayezid, Amasya’dan ayrılırken hocası Şeyh Hamdullah’ı İstanbul’a davet etmiş. Bayezid Han’ın saltanat tahtına çıkmasından bir süre sonra Hamdullah İstanbul’a gitmiştir. Sultan Bayezid, Şeyh’e olan muhabbetinden, ona yakın olmak ve sohbetinde bulunmak için sarayın harem dairesi civarında oda tahsis etmiştir. Daha sonra Şeyh Hamdullah, saraya katip ve saray hüddamlığına hoca tâyin edilmiştir.

 

 Bu meziyetlerine zamanın en kaliteli müessesesi olan Okçular Tekkesi’nde şeyhlik ve kemankeşlik de eklenmiştir. Bu çalışmamızda sanat ve sporun pek çok dalında mahir olan Şeyh Hamdullah’ın kemankeşliği ve Okçular Tekkesi’nde ki şeyhliğinden bahsedeceğiz.

 

Şeyh Hamidullah, ok atıcılıkta ve bilhassa ok yapmakta da gayet üstat ve hünerli idi. Sık sık Okmeydanına giderek ok atar ve hedefe isabet ettirirdi. 1505 yılında 1105.5 gez (729 metre) lik uzun mesafe atışıyla rekor kırması üzerine Ok meydanı’na rekorunu belgeleyen bir menzil taşı dikilir.

Ve Sultan Bayezid, bu madde ve manada zirveleşen sanatkârın, kemankeşlikte ki mahirliğini de fark edince onu “Okçular Tekkesi Şeyhliği” ne tayin eder. Yine kaynakların belirttiğine göre Okçular Tekkesi’nin ilk şeyhi, Hamidullah Hz.leridir. “Okçular Tekkesi”, Okçuluğun geliştirilebilmesi ve ok talimlerinin muntazaman yapılabilmesi için kurulan bir müessesedir ve “Şeyh” ise; bu tesisin ve kemankeşlerin her durumundan sorumlu olan kişidir. 

Çalışmamızın ana prensibini belirleyen “Okçuluk” da ki maharetinin yanı sıra Hattatların da piri olan Şeyh Hamidullah Hz.leri, bir o kadar da alçakgönüllü olacak ki; kendisine menzil diktiren başarısı kendisine hatırlatıldığında, cevaben şu sözü kayıtlara geçmiştir: “Güzel yazı yazmak ile ok atmak ferâce giymek gibidir; yazıda feraceyi tam giydim. Fakat ok atmada ferâceye tam nâil olamadım, ancak eteğine yapışabildim”.

İlerlemiş yaşına rağmen sorumluluklarına ve hat sanatına asla ara vermeyen Şeyh Hamidullah ile ilgili şu bilgi de ibretliktir:  “İlerlemiş yaşına sebebiyle başı titremesine rağmen, mübarek elleri titrememekte ve gençliğinde yazdığı gibi metin ve güzel yazı yazmaktadır. “ 

Yine 80yaşındayken yazdığı bir Kur’an-ı Kerim’in kitabesinde düştüğü şu not, özellikle günümüz gençliği için yeteri kadar ikaz içermektedir: “Sultan Bayezid’in kâtibi olan hattat, saçları ağardığı ve yaşı seksene baliğ olduğu halde bunu nasıl yazar, insaf ve iman ile nazar et.” 

Tüm bu misaller hem Türk milleti’nin geçmişinin ne kadar kadîm ve güçlü şahsiyetler barındırdığını hem de “Okçular Tekkesi”nin geleneğinin de zenginliğini bizlere vurgulamaktadır.

 TOZKOPARAN İSKENDER

Tozkoparan İskender, okçuluk tarihimizin en büyük kemankeşi sayılır. Doğum tarihiyle alakalı elimizde net bir veri mevcut değildir.İmparatorluğun çeşitli illerinde 10 ayrı rekor kırmış ve bunların hiçbiri daha sonra aşılamamıştır. En uzun rekorunu, 1550 yılında İstanbul Okmeydanı’nda düzenlenen okçuluk müsabakasında kıran Tozkoparan İskender tarafından kaydedilen rekor atış 1281.5 gez yani 845.79 metre mesafe kat ederek tarihe geçti. Bu uzaklık, bir dünya rekorudur. Dünya literatürüne girerek, kırılamayan rekorlar listesinde yerini aldı. Günümüzde en iyi okçular bile en fazla 500 metreye kadar ok atabiliyorlar.

 Nişantaşı bugün bu rekor uzaklık belgelensin diye, Okmeydanı Kulaksızdaki Haliç Polis Merkezinin yanında dikilmiştir. Taşın bugün bulunduğu yer asıl yeri değildir; yok olmaması için buraya taşınmıştır. Üzerindeki tarih, bu taşın Tozkoparan İskender’in ölümünden bir süre sonra, onun kaybolmuş menzil taşlarından birisinin yerine dikilmiş olabileceğini akla getirmektedir. Çünkü ölüm yılı kesin olarak bilinmemekle birlikte, Tozkoparan İskender’in bu tarihe kadar yaşamadığı biliniyor.

 “Tozkoparan” unvanını nasıl aldığına dair birkaç rivayet vardır: Bir gün Okmeydanı’nda tuttuğu yeni bir yayın kabzasını şevkle sıkınca, kabzayı kaplayan kayın ağacı kabuğu tozu parmaklarına yapışıp yerinden kalkmış. Bunu gören meydan pîrlerinden Yıldırımlı Baba, hayranlıkla “Bu pehlivan, tozkoparan!” demiş ve lakabı oradan kalmıştır. Olağanüstü kuvvetine ilişkin birçok hikâye anlatılır.

Tozkoparan’ın üstadı Şeyh Hamdullah’dı. Meşhur okçu Bursalı Şücâ’dan da ders almıştı. Özel idmanlarla kısa sürede kırılması zor başarılar elde etmiştir. İdmanlarına verdiği önemi özel hayatında da göstermiştir. Hatta gece yatarken sadece sağ veya sol tarafına yüklenmemek için sırt üstü yatmaya dikkat ettiğini biliyoruz.

Sultan II. Bayezid devrinde gittikçe kuvvetlenen Osmanlı denizcileri Avrupa’yı endişelendiriyordu. 1499 yılında, Papa’nın teşviki ile toplanan haçlı donanması, Osmanlı donanmasını Akdeniz’den silmek maksadıyla harekete geçerek İnebahtı’ya doğru yola çıktı. Kaptan-ı derya Küçük Davud Paşa kumandasındaki Osmanlı donanması da bu sırada orada bulunuyordu. Kemal Reis ve Burak Reis gibi meşhur Osmanlı denizcileri de bu donanmadaydılar.

Kaptan Paşanın yanında usûl üzere, en seçmelerinden 40 mahir okçu bulunurdu ki, bunlardan biri de Tozkoparan lakabı ile anılan İskender adındaki yiğitti. Tozkoparan ve diğer kemankeş yiğitler, sefere çıkarken Paşa gemisine binerler, vazifeleri ise kumanda yerindeki Paşanın etrafını sarmak ve cenk bitinceye kadar ok yağmuru ile düşmanı oraya yaklaştırmamaktı. Paşa böylece serbestçe kumanda verebilirdi. Tehlike anında yine bu yiğitler Paşaya siper olur, kalkan vazifesini görürlerdi. Çok uzağa ok uçurabildikleri için, düşmanın atış menzilin den önce bulut gibi ok yağdırırlardı.

Bir müddet sonra iki donanmanın gemileri karşı karşıya geldiler artık kılıç kılıca cenk başlamıştı. Bir aralık Amiral Antonio Grimani’nin gemileriyle Burak Reis’in teknesine iki yandan rampa ettiler. Osmanlı gemisine bir anda ikibin Venedikli doluverdi. Burak Reis ve leventler ne kadar gayret etseler de sayıca onlardan çok azdılar. Denizlerde nam salmış olan Burak Reis, eriyip gideceklerini, fakat işin bununla bitmeyeceğini kestirdi. Osmanlı gemisi düşman eline geçmemeliydi. Tereddütsüz düşman gemilerini yakma emrini verdi. Kendi gemisi de alevler içersindeyken askerlerine öncelik vererek kendi canından vazgeçmiştir.Bu hadise Sultan II. Bayezid Han’a anlatılınca Padişah, Sapienza adasına Burak adası ismini verdi. Asırlar boyunca buradan geçen gemiler top atışı ile Burak Reis’i selamladılar.

Bir yanda bunlar cereyan ederken, Kaptan Paşa savaş gemisinde (baştarde) de Osmanlı levendleri destanlar yazıyorlardı. Bir ara her taraf barut ve alev dumanlarıyla kararmış, göz gözü görmez bir hal almıştı. Bu sırada bir düşman teknesi, baştardeye adeta sürünerek geçti. Bu sıra da düşman gemisinden, her tarafı zırhlara bürünmüş, dev cüsseli bir şövalye, Kaptanpaşa baştardesinin arka tarafına atladı. Bir anda, elindeki uzun kılıcıyla levendlerden beş tanesini yere devirdi. Sonra birden geminin arak tarafındaki sancağı gönderiyle birlikte sökerek kucakladı ve kendini denize atıverdi.

Osmanlı askeri için bu ölümden beter bir şeydi. Paşa gemisi asla sancaksız olmazdı. O anda İskender, yayını aldığı gibi düşman askerinin peşinden suya atladı, öyle bir pala savurdu ki, askerin sancaklı eli ile beraber başını da uçuruverdi. Sonra hem sancağı hem de kesik başı alarak gemisine tırmandı. Kesik başı sancağın alemine geçirdi. Bütün bunlar bir dakika içinde olup bitivermişti.

Kaptan Paşa ise öte yanda, ateş ve dumandan ne olduğunu göremiyor ve cereyan eden durumdan pek üzgündü. Tam o sırada Tozkoparan İskender yanı başında belirdi tepesinde kelle takılı sancak gönderini yerine taktı. Paşa koşarak İskender’in yanına geldi ve gözyaşlarıyla onu bağrına bastı. Çok geçmeden de düşman gemisinden arta kalanlar, son hızla kaçtılar.

Bir gün, Makbul İbrahim Paşa, Atmeydanı’ndaki sarayını yaptırması nedeniyle Kanuni Sultan Süleyman’a bir ziyafet vermiştir. Bu ziyafet eğlenceleri sırasında, Türk okçuluk tarihinin önemli kişilerinden biri olan Tozkoparan İskender, at üstünden attığı okla birbirinin içine yerleşmiş 5 kalkanı delmiştir.

Dünya tarihinin gördüğü en büyük okçu olan Tozkoparan İskender’in İnebahtı Deniz Savaşı’nda şehit düştüğü kaydediliyor.

Tozkoparan İskender, cesareti, azmi ve vatan aşkıyla günümüz gençliği için önder olabilecek özel insanlardandır. Kendisinde hem sporcu disiplinini hemde vatandaş bilincini görmekteyiz. Okçuluğa 9 yaşında gönül vermiş, işin sırrını keşfetmiş ve idealleri uğrunda hep azimle gayret göstererek yılmadan kendisini daima daha ilerilere taşımak için çaba sarf etmiştir.

 BURSALI ŞÜCA

1325 senesinde Orhan Bey, Bursa'yı alır almaz ilk işi Bursa'da şimdiki Balıklı Köyü ile Atıcılar Meydanı arasındaki sahayı "Yarış yeri-koşu yeri" olmak üzere ayırıp vakfetmek olmuştu. Bursalılar bayramlarını burada yarışlar tertibi ile atlarla oyunlar yaparak geçirirlerdi. Bursa'daki ok meydanı, Türk okçuluk tarihinde yer edinmiş çok sayıda okçu yetiştirmiştir. Bunlardan biri de kırdığı rekorlarla efsane haline gelen dünyaca ünlü "Bursalı Şüca"dır.

Bursalı Şüca, 1482 (Hicri, 887) tarihinde Bursa'nın Harmancık ilçesine bağlı Okçular Köyünde dünyaya gelmiştir. Burası askeri amaçlı kurulan bir köydü ve Osmanlı ordusuna okçu yetiştirmekteydi. Şüca'nın ailesi Bosna'dan göçüp bu köye yerleşmişti.

Asıl adı Abdi'dir. Cesur anlamına gelen "Şecaattin" veya "Şüca"' lakabı, kendisine yiğitliği ve ok atmadaki üstün becerisi dolayısıyla verilmiştir. Ayrıca sözünün eri, düzen bilmeyen, düşkünleri koruyan, cesur ve sevilen bir kemankeşti. Osmanlı tarihinde ender görülen rekortmen üç okçumuzdan birisidir. 

Başlangıçta gemicilik yaptıktan ve güreşte nam saldıktan sonra kemankeşliğe merak salan Şüca, Bursa'nın eski kemankeşlerinden Kasım Ağa'dan ilk derslerini almış ve 900 geze (1 gez 66 cm) kadar ok atarak okçuluk camiasının dikkatlerini çekmişti. Şüca, daha 26 yaşında iken dönemin en büyük ok meydanı olan İstanbul Ok Meydanı'nda ünlü kemankeşlerin müsabakalarını izlemiş ve burada ok atmayı hedeflerinin arasına koymuştur.

Ve bir gün bu hayali gerçekleşiyor. Zamanın önemli kemankeşlerinin arasında, Okmeydanında ok atımı yapıyor. Şüca'nın ok atarken sergilediği duruşu, kabza tutuşu ve oku bırakış tarzı dikkat çekmişti. Şüca'nın attığı üç okun da ayrı ayrı ve birbirinden iyi menziller alması kendisinde var olan okçuluk yeteneğini ortaya koymuştu.

Lodos, Poyraz ve Yıldız menzillerinde ok atmıştı. Fakat, bunların en çarpıcı olan 68 yaşındayken Lodos Menzili'nde 1271.5 gezlik (839 m) rekoruydu. Ayrıca, Bursa ve Amasya'da da menzilleri vardı. Bursa'lı Şüca'nın meydanlardaki en büyük rakibi daha sonraları "cihan pehlivanı" unvanını alan meşhur okçu Tozkoparan İskender idi.  Okçuluk ile ilgili biraz araştırma yapıldığında Bursalı Şüca ile Tozkoparan İskender arasındaki tatlı rekabeti görüp hayran kalmamak elde değildir. 

Bursalı Şüca, 1555 ( Hicri 963) yılında İstanbul'da 75 yaşındayken vefat etti.

 MÎR-İ ALEM (TOZKOPARAN) AHMED AĞA

 

Mîr-i Alem Ahmed Ağa 1460 yılında İstanbul'da doğmuş ve 1550 de vefat etmiştir. Türk okçuluğunun efsaneleşen iki Tozkoparan'ından birisidir. Diğeri de “Tozkoparan İskender”dir.

Türk okçuluk tarihinin en büyük üç Türk kemankeşinden biridir. Boşnak asıllıdır. Manisa Sarayı`na içoğlanı olarak alınmıştır. (İçoğlanı, Enderûn denilen Saray Üniversitesi’nde çalışan özenle ve dikkatle seçilmiş saray görevlilerine denmektedir. )

Enderun’da bulunduğu yıllarda Ok Meydanı atıcılar şeyhine müracaat eden Ahmed Ağa, hemen bir üstad eşliğinde antremanlara başlar. Eğitimlerin ardından kısa zamanda kemankeş kabul edilmenin barajı olan 900 gez’i aşarak atıcılar siciline adını tescil ettirmiştir.

 II. Bayezid, I. Selim (Yavuz), I. Süleyman (Kanuni) dönemlerinde yaşayıp Kaptan ı Derya'lığa kadar yükselmiştir. 

İki adet lakabı vardır. Biri Tozkoparan, diğeri de Mîr-i Alem’dir. Bunlardan “Tozkoparan” ünvanını, bir gün dizüstü çökmüş halde ok atarken, ok yerden 55-60 cm yükselmiş ve büyük hızı etkisiyle zemin üzerinden toz kaldırmasından dolayı almıştır.

Padişahın bayrağından sorumlu görevli anlamına gelen “Mîr-i Alem” lakabını ise Kanuni Sultan Süleyman zamanında almıştır. Şöyle ki;  1520 yılında Rodos kalesi Osmanlı ordusu tarafından kuşatılmıştı. Padişah, Ahmed Ağa çok güvenir; her gittiği sefere onu da götürürdü. Ahmed Ağa kuvvetli olduğu kadarda cesur bir pehlivandı. Bu sebeble de Ahmed Ağa İslam ordusunun güzide neferlerindendi. Kuşatma sürerken düşman askerler, ağırlığı bir kantara ( 56,449 kg) denk düşen taşları İslam askerinin üzerine atarak birçoğunu şehit ettiler. Ahmed Ağa bu taşları dirseğini yere dayamadan avucunun ortasına alıp kaldırıp ve düşman kalesinin içine geri atarak pek çok düşman askerini öldürmüştü. Bu başarısından dolayı Kanuni Sultan Süleyman, Ahmed Ağa ‘yı  “Mîr-i Alem” yaptı.

Ahmet Ağa, sadece kuvveti ve tekniği ile değil, iç derinliği ile de zirvedir. Aynı zamanda bir tevazu kahramanı olan Ahmed Ağa, İstanbul’da arka arkaya başarılar kazanıp adına menzil taşları dikilmeye başlayınca ilk zaferinin nişanesi olan bu taşı söktürür. Fakat günün birinde çevreyi dolaşmaya çıkan Kanunî, bu yerde yatan sökülü taşı görünce, sebebini soruşturur. İşin aslını öğrenince de başarının hakkı olan bu âbideyi yeniden yerine diktirir. Oldukça alçakgönüllü, kibir ve gururdan uzak biri olan Ahmed Ağa mahcubiyet içinde, Bahtiyarzâde Hacı Hasan Çelebi’den ısrarla taşın tekrar sökülmesini ister, fakat Çelebi’ye söz geçiremez.

Devrin en revaçta sporlarından biri olan okçuluğa oldukça meraklı biri olan Ahmed Ağa’nın entresan kuvveti hakkında tarihî kaynaklarda birçok ilginç rivayet vardır:
 

Çocuk denecek yaşta, odun yüklü bir eşeği bacaklarından tutarak havaya kaldıran genç Ahmed’in iki koyunu, iki elinin serçe parmaklarına geçirip hayvanlar yüzülünceye kadar havada tuttuğu da kaynaklarda yer almaktadır.

 

Doğuştan sportmen bir yaratılışa sahip Ahmed Aga, ata binerken, hayvan ne kadar yüksek olursa olsun üzengisine basmadan atın üstüne rahatça sıçrayarak görenleri hayretler içinde bırakır.

Ok Meydanı’nın gelmiş geçmiş en büyük kemankeşlerinden Tozkoparan İskender, Ahmed Ağa’yı görünce kuvvetini ve kabiliyetini hemen anlar ve dudaklarından “Benim menzillerimi (rekorumu) atarsa (kırarsa) bu atar (kırar) !” sözü dökülür.

Cesur olması, yiğit kuvveti ve spor ahlakıyla bugünün gençlerine birçok mesajlar veren Kemankeş Ahmed Paşa 1550`de Hakk`ın rahmetine kavuşmuştur.

 HASAN ÇELEBİ

Bahtiyarzade Hacı Hasan Çelebi’nin kıymetli hayatına geçmeden önce, okçular için önemli yeri olan babasından bahsedelim. Usta Bahtiyar çok iyi bir ok ustasıdır. Hem ok ustası yani tirger hem de kemankeş olan bahtiyar usta İstanbul Okmeydanı’nda ilk menzil taşını diken kemankeştir. Usta Ali sadece Edirne’nin değil; Osmanlının en mahir yay ustalarındandır. Kanuni devrinin yay ustalarından olan bu üstadın yayı hakkında “Kimde Usta Ali yay varsa altı yerden muhkem bezle sarılıp saklasın, dünyaya bir daha onun misali yaycı gelmez” denildiği kaynaklarda yer almaktadır.

Usta Bahtiyar’ın oğlu ve çırağı olan Hacı Hasan Çelebi de devrin en ünlü okçu ustalarından biridir. Ayrıca birçok menzil sahibi kemankeşti. 8 ayrı menzilde rekor kırmış ve taş diktirmiş ünlü kemankeşti.

Hasan Çelebi, orducu esnafı olarak, Yavuz Sultan Selim ‘in 1514 Tebriz, 1515 Kemah seferlerine, 1517 Ridaniye Muharebesine ve Kanuni’nin 1532 Alman Seferine katılarak ordunun ok ihtiyacını karşılamıştır.

Okçuluk tarihimizin en önemli iki rekoru, Tozkoparan İskender ‘in Edirne’de Deve Kemal ‘den aşırı menzili ve Mirialem Ahmed Ağa’nın İstanbul’da Bursalı Şüca ‘nın aşırı yeri Hasan Çelebi’nin okları ile atılmıştır.

Hasan Çelebi’nin bir başka önemli hizmeti de, sonradan okçuluk literatürümüzün kaynağı sayılan  “Bahtiyarzade Risalesi”ni kaleme almış olmasıdır. Okçuluk tarihimizin en parlak devirleri hakkında bu kaynaktan kıymetli bilgi ediniyoruz.